Skip links

Kıyıdaki Adam

Kırılmanın bir sesi vardır. Kemik kırılır, çığlık atılır — bu sesin en yüksek perdesidir; bütün beden haykırır, dışarıya döner, yardım ister. Kalp kırılır, ağlanır — bu daha kısık bir sestir; gözyaşı hem bir ifade hem bir boşalmadır, ama yine de dışarıya akar, yine de bir muhatabı vardır. Öfkeyle kırılırsın, nara atarsın — bu gösteridir, efelenmedir, “ben buradayım” demektir; kıran kişiye değilse bile dünyaya seslenirsin.

Bir de inleme vardır.

İnleme ne dışarıya döner ne içeriye. İnleme bir eşikte durur. İnleyen insan duyulmak istemez; zaten inlemeye karar da vermez, inleme ona olur. Kalabalıkta inleme olmaz — kalabalıkta ya çığlık vardır ya sessizlik. İnleme, ancak yalnız kalındığında duyulabilen, bir sesin yokluğundaki mevcudiyettir. En kısık sestir — ama en ağır hâli anlatır.

Peki inlemeden sonra ne gelir? Daha kısık bir ses var mıdır?

Vardır: hiç.

Hiçbir ses. Hiçbir hareket. Hiçbir refleks. Ne çığlık ne gözyaşı ne nara ne inleme. Sadece bir duruş. Bir yerde, öylece. Buna ne denir?

Deniz Kıyısındaki Keşiş

Bugün Almanya’da Frankfurt’ta yaşayan arkadaşım İlker bana bir tablonun fotografını çekip göndermiş. Sonra üzerine biraz araştırayım dedim bu resim 1808’de Caspar David Friedrich isimli bir ressamın; adını, Der Mönch am Meer koyduğu — Deniz Kıyısındaki Keşiş —  isimli bir resimmiş. Tablo, iki yıl sonra Berlin’de sergilendiğinde bir skandal yaratmış. Eleştirmenler öfkelenmiş: nerede gemi, nerede fırtına, nerede hikâye? demişler. Bir manzara resminde görecek bir şey olmalı; burada hiçbir şey yok. Sadece ince bir kum şeridi, devasa bir deniz, ondan da devasa bir gökyüzü, ve — tam ortada gibi görünüp aslında neredeyse ezilebilecek kadar küçük — tek bir figür. Sinirlenmişler! 

Şimdi siz de tabloya dikkatli bakarsanız eğer göreceksiniz; tablonun yaklaşık onda dokuzu gökyüzü ve deniz. Adam, resmin alt şeridinde, kıyının tam kenarında duruyor. Tuvali neredeyse hiç kaplamamış. Ama tuhaf olan da: gözün ilk gittiği yerin yine o adam olması. Çünkü tabloda tek dikey çizgi o. Yatay çizgiler sonsuzdur — deniz, kum, ufuk, bulutlar. Hepsi yatay, hepsi akış, hepsi geçiş. Ve o tek dikey: adam. Bir direnme hattı gibi. Düşmemiş, oturmamış, diz çökmemiş. Ayakta. Ama ne ileri gidiyor ne geri dönüyor. O an donmuş — ya da belki, o an ilk kez kendine gelmiş.

Yüzünü göremiyoruz bu adamın. Bize sırtı dönük. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ağlayıp ağlamadığını bilmiyoruz. Friedrich bunu bilerek yapmış sanırım — çünkü tablonun meselesi adamın iç dünyası değil. Yüzü görseydik, bir hikâye okurduk. Bir duygu tanırdık, bir isim koyardık: hüzün, pişmanlık, öfke, nostalji. Friedrich bizi bu kolaylıktan mahrum bırakmış. Sırtı dönük figür, bir ayna gibi— kendi duygumuzu yansıtmaya çalışıyor bize, adamın değil.

Sonra eserin isminden de anlıyorum ki bu adam bir keşiş. Münzevi. Dünyadan çekilmiş biri. Ama dikkat et: yalnızlığını seçmiş biri değil — yalnızlığını idrak etmiş biri. Bu ikisi arasında fark var, uçurum var. Seçmek bir eylemdir, bir kararlılık gerektirir. İdrak ise sana olur; tıpkı kırılmanın olduğu gibi, tıpkı inlemenin olduğu gibi.

Ve belki de tablonun asıl sorusu şudur: bu adam oraya nasıl geldi? Bir kavgadan mı çıktı, bir kaybın ardından mı yürüdü, yoksa bir sabah uyandığında mı kendini bu kıyıda buldu? Friedrich bize söylemiyor. Çünkü oraya nasıl geldiğin değil, orada durabilip duramayacağın meselesidir. Ya da belki — orada durduğun hâlde ayakta kalabilip kalamayacağın.

Durmanın Halleri

Sahi Friedrich’in keşişi niye öylece duruyor? Ya da bu yukarıdaki Vilhelm Hammershøi karısı Ida mesela. Niye duruyor? Niye her tabloda bu kadının yüzünü neredeyse hiç görmeyiyoruz. Bu keşiş de öyle, ne ileri gidiyor ne geri. Acaba ilk kez gitmek zorunda olmadığını mı anlıyor.

Peki bu anlayış, özgürlük mü, çöl mü— bunu resimler söylemiyor, ben de söyleyemem zaten. Ama sormayı bilmek, belki de cevaptan daha mühimdir.

Tıpkı sessizliğin iki yüzü var olduğunu bilmek gibi. Biri teslimiyettir mesela: artık bırakmışsındır kendini akışa. Pasifsindir.  Diğeri idrâktir: ilk kez gerçekten duyuyorsundur. Bu ikisini ayırt etmek çok zordur — ve belki de gereksizdir. Çünkü her ikisinde de aynı şey olur: ses kesilir.

Dışarıdan bakan, ikisini ayırt edemez. İçeriden bakan da her zaman edemez. Bazen teslimiyet idrâke dönüşür, bazen idrâk teslimiyete benzer. Kırılan bir insan susar — ama bu suskunluk bir beyaz bayrak mıdır, yoksa bir şeyin ilk kez net duyulduğu an mıdır? Cevapları bilmiyorum dost, ama sormak da kıymetlidir. 

Belki mesele bu ikisi arasında karar vermek de değildir ha. Belki mesele, o sessizliğe bir süre katlanmaktır. Çığlık refleksini bastırmak değil de — çığlığın gelmediğini kabul etmek. Kavga etme dürtüsünü yenmek değil — dürtünün artık orada olmadığını fark etmek. Ve bu fark edişle birlikte, tuhaf ve tedirgin edici bir zemine basmak: yapacak bir şeyin olmadığı, ama yıkılmadığın bir yer var olduğunu görmek, hissetmek. Friedrich’in keşişinin bastığı kum gibi. İnce, dar, ama ayakta tutan.

İlk Hareket

Ey dost, o kıyıda sen de durduysan bir vakit — ne ileri gidebilip ne geri dönebilip, ne çığlık atabilip ne ağlayabilip, sadece durmuşsan öylece — bil ki o duruş ne yenilgidir ne kayıtsızlık. Belki de şimdiye kadar hep bir şey yapmak zorunda olduğun için, hiçbir şey yapmadığın ilk an budur. Ve hiçbir şey yapmamak, bazen her şeyin başlangıcıdır.

O duruş belki de bir şeyin — henüz adını koyamadığın bir şeyin — ilk sessiz inlemesidir. Bir nefestir. 

Ve belki o nefes, inlemeden bile kısıktır. Ama sana aittir.. Senin  harekete başladığın ilk harekete aittir..

Memduh Bozkurt

Leave a comment