Skip links

Türkiye’nin Enflasyonu Düşer Mi?

Enflasyon sözcüğü Latincede “şişme, havayla dolma” anlamına gelen inflare‘den türemiş. Kelimenin kökü bile yaşadığımız şu “alım gücü” denen şeyi tek başına açıklıyor değil mi? Yani fiyatlar, gerçek değerinden bağımsız biçimde şişiyor.

Peki bu şişmenin kaynağı ne arkadaş? 

Dışarıdan bir rüzgâr mı bu havayı şişiriyor, içeride yanan bir ateş mi?

İşte Türkiye’nin son yıllardaki enflasyonu bu iki kaynağı aynı anda barındırıyor diyebiliriz.

Enflasyonun akademik sınıflandırmasında üç temel tür var. Artık ekonomistlerin dilinde bunu anlata anlata tüy bitti ama biz de buraya not düşmüş olalım: 

  • Talep yönlü enflasyon; yani ekonomide mal ve hizmet arzından daha fazla talep oluştuğunda görülen tür. Yani çok talep var ama ürettiğiniz mal ve hizme bunu karşılamıyor, öyle düşünün.
  • Maliyet yönlü enflasyon; üretim girdilerinin pahalanmasıyla fiyatlara yansıyan enflasyon. Yani senin üretimin büyük ölçüde petrole bağlı diyelim, e sürekli petrol fiyatlarının arttığı senaryoda ne olur?
  • Son olarak da yapısal enflasyon; ekonominin iç işleyişinden, verimsizlikten, tekelleşmeden ya da beklenti bozukluğundan beslenen tür.

Bu üç maddeyi de tek tek ele alalım. Yalnız üçüncü madde çok sıkıntılı. Başımıza iş amadan ele alalım 😊    

Türkiye’nin enflasyonu, çoğu gelişmekte olan ülkede olduğu gibi bu üçünün bir karışımı diyebiliriz. Ancak ağırlık noktası konjonktüre göre değişiyor. Konjonktür dediğim de “elimizde olan etkenler” “elimizde olmayan etkenler”

Mesela üç maddede elimizde olmayan (dış) etkenlere bakalım.

  • Bu etkenlerin başında enerji fiyatları geliyor. Türkiye enerjide net ithalatçı bir ülke olduğundan petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki her hareket doğrudan üretim maliyetlerine, ulaşıma ve dolaylı olarak neredeyse tüm tüketim sepetine yansıyor. Örneğin petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artış, Türkiye’ye yaklaşık 4 milyar dolarlık ek cari açık olarak geri dönüyor. E bu açık döviz talebini artırırken, kur üzerinde baskı oluşturuyor, kur hareketi de ithal girdi maliyetlerini ve dolayısıyla üretici fiyatlarını yukarı çekiyor. Bugün Ortadoğu’da yaşanan jeopolitik gerilimlerin Türkiye’ye yansıması da tam bu kanaldan geçiyor.

 

  • İkinci önemli (dış) etken, küresel para politikaları. ABD Merkez Bankası’nın ve diğer büyük merkez bankalarının genişletici dönemlerinde dünyaya yayılan likidite, gelişmekte olan ülkelerde varlık ve emtia fiyatlarını yukarı çekiyor. Sıkılaştırma dönemlerinde ise sermaye hızla çekilerek yerel paraları baskılıyor. Her iki durumda da Türkiye gibi dış finansmana bağımlı ülkeler, kendi iradeleri dışında enflasyonist bir baskıyla karşılaşıyor. Dolar endeksinin yükseldiği dönemlerde Türk lirasıyla birlikte tüm gelişmekte olan ülke paralarının değer kaybetmesi bu mekanizmanın doğrudan bir sonucu oluyor.
 
  • Üçüncü dış etken ise (yine elimizde değil bu) küresel emtia fiyatları. Tahıl, metal, gübre, endüstriyel hammadde — hepsi dolar cinsinden fiyatlanıyor ve küresel arz–talep dengesine göre hareket ediyor. Rusya–Ukrayna savaşı sırasında yaşanan buğday sıçraması ya da gübre krizi, Türkiye’nin gıda enflasyonunu doğrudan etkilemişti mesela. Bu tür şoklar karşısında bir ülkenin yapabileceği şey oldukça sınırlıdır.
 

Şimdi dış mihrakların bizi etkilediği kısımları anladıysak gel gelelim çuvaldızın kendimize batıracağımız kısmına, yani elimizde olanlara, yani dışarıdan esen fırtınaların eğer ortada kuru bir çalı yoksa yangın çıkarmayacağı gerçeğine. Yani Türkiye’nin enflasyonunu kronikleştiren asıl meselenin içeride oluşuna.

Dört maddede elimizde olan etkenlere bakalım

  • Çok kıymetli ülkemiz kurulduğunda bugüne hiçbir zaman rahat-u refah içinde olmadı zaten, siz bakmayın 90’lar ve 2000’ler romantizmi yapanlara. Ammaaa hiç bu kadar kötü oldu mu? O konu biraz karışık. Çünkü ister kişi, ister kurum olalım fark etmez refahımızın en belirleyicisi para politikalarıdır. Ne zaman ki faiz–enflasyon ilişkisi ters çevrilmeye çalışıldı, enflasyonu düşürmek bir yana, onu yapısal hâle getirdi. Sonradan uygulanmaya başlanan sıkılaştırma ise, geç kalınmış bir müdahaleden başka bir şey olmadı.

 

  • İkinci iç etken kur politikası. Uzun süre baskı altında tutulan döviz kuru, zaman zaman serbest bırakıldığında büyük sıçramalar yaptı. Bu dalgalı seyir işletmelerin fiyatlama davranışını bozdu. Maliyet belirsizliği yaşayan üretici, gelecekteki en kötü senaryoyu bugünden fiyatına yansıttı. Böylece kur artışı sadece mevcut maliyetleri değil, beklenti yoluyla gelecekteki fiyatları da yukarı çekti

 

  • Üçüncüsü (elimizde olan etken bu da) kamu harcamaları ve maliye politikaları. Genişleyen bütçe açıkları, seçim dönemlerinde öne çekilen kamu harcamaları ve ücret artışları, talep yönlü enflasyonu beslediği gibi maliye ile para politikası arasında bir uyumsuzluk yarattı. Yani kısaca sıkı para politikası vatandaşa uygulanırken gevşek maliye politikası yöneticilere uygulandı, dolayısıyla enflasyonla mücadeleye de kimse inanmadı.

 

  • Dördüncü ve belki de en sinsi olanı bu inançsızlık ve beklentiler oldu. Bir toplum yıllarca yüksek enflasyonla yaşadıysa, ve enflasyonla mücadeleye de siyaseten inanmıyorsa, enflasyon beklentisinin kendisi bir enflasyon kaynağı haline gelir. Öyle de oldu. Kiralar yüzde elli artacak diye öngörüldü, ev sahibi zammını buna göre yaptı. Ücret artışları TÜİK verilerince hesaplanıp geçmiş enflasyonu telafi edecek şekilde belirlenirse, maliyetler bir sonraki yıla hızlıca taşınır. Öyle de oldu. Bu atalet, enflasyonu kendi kendini besleyen bir döngüye çevirdi.

Dış etkenlerle iç etkenler arasındaki asıl fark şurada: Dışarıdan gelen rüzgâr geçicidir, yönü değişir, İran savaşı yarın bir gün biter, rüzgar ters esmeye başlar. İçeride tutuşturulan ateş ise kendi yakıtını kendi üretir; bir kez kök saldığında söndürmek çok daha zordur. Türkiye’nin enflasyon deneyiminde görülen de tam budur: Her dış şok, içerideki zayıflıklar nedeniyle olması gerekenden çok daha büyük bir hasar bıraktı. Maalesef.

Bir ülkenin enflasyonu demişler, o ülkenin kendi ekonomisine duyduğu güvenin aynasıdır. Dışarıdan esen rüzgâra müdahale edemeyiz; ama içeride yakılan ateşi söndürmek, son tahlilde bizim elimizdedir.

Memduh Bozkurt

Leave a comment