Skip links

Bir Düşüşün Anatomisi

Geçen hafta Moskova’daydım. Tretyakov Galerisi’ne girdim, yüz yıllık Rus resimlerinin arasında yürürken bir tablonun karşısında durdum ve bir süre kıpırdayamadım. Böyle şeyler insana uyarı vermez — bir önceki tablonun önünden geçmişsin, bir sonrakine yürüyorsun, ve birdenbire ayakların durur. Bir şey seni çekmiştir, ne olduğunu hemen anlayamazsın.

Konstantin Dimitriyeviç Flavitsky, “Prenses Tarakanova”, 1864. Üç asırlık Rus resminin şahikalarından biri. Tek kelimeyle heybetli. Diz çöktürücü. Boyun eğdirici. Sovyet hükümeti bile 1980’de bu tablonun hatırına bir pul bastırmış. Ama nedendir bilmiyorum bizde neredeyse kimse bilmez bu tabloyu. Belki biz kendi düşüşlerimizle o kadar meşgulüz ki başkalarının düşüşünü görecek gözümüz kalmadığından sanırım.

Tabloda genç bir kadın var. Adı Tarakanova. Hücresinde sular yükseliyor, pencere parmaklarla kapalı, çıkış yok. Ortam çaresiz gibi görünüyor. Ama beni durduran bunlardan ziyade kadının yüzündeki ifade oldu. Orada panik yoktu. Çığlık yoktu. İsyan yoktu. Başı yukarı kalkık, bir şey beklercesine. Sanki düşeceğini çoktan biliyordu, sanki tek derdi bu düşüşün ne zaman olacağını beklemek gibiydi.

Kim di peki bu kadın? Ve neden bu tablonun karşısına beni bi süre dondurdu neden beni de kendi içime düşürdü?

Bir Prensesin Düşüşü

Gerçek adı bilinmiyor. Doğduğu yer kesin değil. Muhtemelen Rus bile değil. Kendine düzinelerce isim takmış: Madam Frank, Kontes Pinneberg, Prenses Volodimir, Fraulein şu, Madam bu. Her şehirde yeni bir yüz, her salonda yeni bir hikaye. Ve hiçbir zaman kendine “Tarakanova” dememiş — o ismi sonradan bir Fransız diplomat takmış. Tarakanova. Tarakan. Rusçada hamam böceği demek. Tarihin ince alayciliğına bakın — bir imparatorluğun tahtını isteyen kadın, bir böceğin adıyla anılıyor.

1772’de Paris’te ortaya çıktı. Güzel, zeki, çekici. Birkaç dil biliyor, mükemmel görgü kurallarına sahip, ama ilginçtir — Rusça bilmiyor. Fransız salonlarına “Prenses Vladimir” olarak giriyor. İddiası ne büyük değil mi ? Çariçe Yelizaveta’nın gayrımeşru kızıyım diyor 😊  Kont Razumovsky’den doğma, Rus tahtının meşru varisiyim. Petersburg’da doğdum, İran’da büyüdüm, şimdi tahtımı geri almaya geldim diyor girdiği her ortamda. Zengin hayranlar üşüşüyor etrafına — Fransız soyluları, Polonyalı aristokratlar, zengin tüccarlar. Hepsinin parasıyla yaşıyor bir şekilde, hepsinin hayallerini süslüyor. Belki de kendi hayaline hazırlık yapıyor..

Sonra her şey çöküyor, yalanları bir bir açığa çıkıyor, Avrupa’yı şehir şehir kaçıyor. Her durakta yeni bir isim, her limanda yeni bir maske. Ama maske ne kadar değişirse değişsin, altındaki iddiasından vazgeçmemiş: ben prensesim!

Ve tam ümidini yitirmek üzereyken, tam düşüşünü kabullenmek üzereyken, bir adam belirmiş. Kont Aleksey Orlov. Çariçe II. Katerina’nın en güvenilir adamı. Ama Tarakanova bunu bilmiyormuş. Bildiği tek şey: bu adam ona âşıkmış. Bu adam onu dinliyor, ona inanıyor, hatta onunla evlenmek istiyormuş. Düşün — bütün Avrupa’nın yalancı dediği, alacaklıların kovaladığı, her kapının yüzüne kapandığı bir kadına biri geliyor ve diyor ki: ben sana inanıyorum. Sen prensessin. Gel benimle. Bir insan böyle bir anda neye tutunmaz ki? (Eyşan’ın Ezel karışısındaki düşüşü gibi olacak birazdan)

Neyse bizim Ezel yani Orlov onu baştan çıkarıyor. Evlilik vaadediyor, gel gemime bin, seni Rusya’ya götüreyim, tahtını geri alalım diyor. Tarakanova başnıa gelecekleri sanki bilirmişcesine adamın gemisine biniyor. Ancak gemiye adım attığı an tutuklanıyor.

Bizim Eyşan yani Tarakanova Aşka güvendi, o güven onu gemiye bindirdi, gemi onu Petersburg’a götürdü, Petersburg onu Petro-Pavlov Kalesi’nin hücresine kapattı. Bir düş görmüştü bu kadın. Ve o düşten uyanma şansı bırakılmadı ona. Tıpkı onun hayranlarına hiç şans vermediği gibi.

Gerçek kimliğini hiçbir zaman açıklamadan, genç yaşında, o hücrede öldü. Aslında prenses (!) veremden ölmüş biliyor musunuz. 1775’te. Sırrını bir rahibe bile söylememiş. Kim olduğunu — nereden geldiğini , belki kendisi de bilmiyordu artık.

Ama hani “tarih” dediğin  sonradan yazılan bir şey ya işte o hesap Flavitsky bu kadının tarihini yeniden yazmış. 1864’te tablosunda onu veremden değil, 1777’deki büyük Neva selinde boğularak öldürdü demiş. Böylelikle sanatcının yalanı tarihin gerçeğinin önüne geçmiş. (Biraz da sanatın gücü diyelim) Bugün herkes Tarakanova’yı tablodaki gibi hatırlıyor — sular arasında, başı yukarıda, düşüşünün tam ortasında.

Çok Düşme Gördüm Ben

Düşmek. Biz bu kelimeyi hep olumsuz kullanırız değil mi?

Değeri düştü, kabine düştü, düşmüş kadın, düşman — sana düşen, karşına çıkan. Hep kaybın dili, hep aşağının şifresi, hep kötü bir şeyin habercisi.

Ama sonra bak ey dost: aşka da düşülür yani.

Bu bir felaket mi?

Düş görülür mesela. Bu bir kayıp mı?

Düşünülür ya her şeyden önce düşünülür— ki düşünmek, kendi içine düşmektir aslında; derinleşmektir, gerçeğe yaklaşmaktır.

Dilimiz ne de güzel; düşmeyi hem lanetlemiş hem kutsamış😊

Ben böyle kelime oyunlarını severim biraz, düşmenin anatomisi üzerine gevezelik ederken bir kelime daha geldi aklıma, eski dilden ama: düçar olmak. Başına gelmek, maruz kalmak, yakalanmak.

Aşka düçar olunur bilirsiniz— yani aşk seni seçer, sen aşkı değil. Düşmeye sen karar vermezsin, düşmek sana olur. Tıpkı rüyanın sana olduğu gibi, tıpkı kırılmanın sana olduğu gibi. Ve ey dostum bak, bir şey daha: aşka düçar olan insan, sonucun ne olacağını bilse bile isyan etmez. Şaşırmaz. Biraz çaresizce, biraz da idrâkle, bekler.

Beklemek de düşmenin bir biçimi değil midir zaten?

Bu satırların dağınık hallerini tabloya bakarken zihnimde demlenmeye başlamıştım. Tarakanova’ya baktım uzun uzun ve şunu gördüm: bu kadın düşmüş. Her anlamıyla hem de. Tahttan düşmüş, aşka düşmüş, tuzağa düşmüş, hücreye düşmüş, ve en sonunda ölümün o en soğuk nefesine kadar düşmüş. Ama yüzünde isyan yok. Pişmanlık yok. Sade bir düş kırıklığı var, bir ümitsizlik var, ama “neden ben” yok. Çünkü belki de o, düşeceğini hep bilmişti. Ya da kabullenmişti. düşmek için önce kabullenmek gerekiyor zaten. Ya da belki düşmenin ta kendisi kabullenmek, bu tartışmaları size bırakıyorum.

Uyandığında

Ey dost, son olarak sana bir şey sormak istiyorum.

Hayatında sular yükseldi mi hiç? Öyle bir an oldu mu ki — ne ileri gidebiliyorsun ne geri dönebiliyorsun, tutunacak bir şey yok, çığlık atacak gücün kalmamış, ve tek yapabildiğin başını kaldırıp beklemek? Hiç tattın mı böyle bir an?

Eğer o anı biliyorsan, Tarakanova’yı da biliyorsun demektir.

Ve belki de şunu da biliyorsundur: o anda, tam o suların yükselişinde, biz bir düş görürüz. Bir düş ki — içinde geçmişin bütün yalanları ve geleceğin bütün korkuları vardır, ama tuhaf bir şekilde bugünün bir nebze huzuru da vardır. Çünkü artık düşmüşsündür. Çırpınmak bitmiştir. Ve o bitişte, garip ve tedirgin edici bir hafiflik vardır. Çünkü düşüşün dip noktasında, düş başlar.

Tarakanova bir düş gördü. O düşten uyanamadı.

Ama sen uyanabilirsin, ey dost. Belki bugün. Ne dersin?  

Memduh Bozkurt

Leave a comment